![]() |
![]() |
|
2006 Nobel Edebiyat Ödülünü ülkemize kazandıran Orhan Pamuk'a bölümümüzce önerilen fahri doktora, Boğaziçi Üniversitesi tarafından 14 Mayıs 2007 tarihinde törenle verilmiştir. Orhan Pamuk'un bu törende yaptığı konuşmanın metni aşağıdadır. ORHAN PAMUK FAHRİ DOKTORA KONUŞMASI
Çok teşekkür ediyorum, sevgili dostlar, profesörler, sayın rektör, gazeteci arkadaşlar, davetliler, öğrenciler. Çok büyük bir şeref duyduğumu herhalde tahmin ediyorsunuz; çok sevindim, çok mutluyum. Burası benim evimdir, ben buraya 40 yıl önce geldim. İstanbulda yaşadığım bütün hayatımın, bütün edebi hayatımın şereflendirildiğini düşünüyorum. Bana bir doktora vermek için buradan daha seçkin bir yer Türkiyede ve dünyada olamazdı. Evinde onurlandırılmak, şereflendirilmek kadar insanı mutlu eden başka bir şey olamaz. Kendimi çok mutlu hissediyorum. Ülkem için ve parçası olduğum Türk edebiyatı için de çok önemli bir gün olduğunu düşünüyorum. Herkesin dünyası kendine göredir. Ben bir romancıyım. Bu da benim dünyam ve bu ödül beni olağanüstü mutlu etti. Çok teşekkür ediyorum. Öneren, düşünen herkese çok teşekkür ediyorum. Bu kadar yoğunluk, duygusal yoğunluk olunca biraz şaka yapıp rahatlamak lazım. Aslında heyecanlanmayacağımı düşünüyordum ama bütün gece uyuyamadım. Yarın imtihanda ne soracaklar diye. Buraya, hatta bu binaya, ilk defa 40 yıl 7 ay önce geldim. Onu hesapladım. İlk defa Robert Lisesinde, bugün Robert Lisesi olan Robert Kolejde hazırlığa başlayacaktım. Hazırlık 1e başlayan öğrencileri bu salona aldılar. Ben şurada arka sıralarda bir yerde oturarak bir İngilizce imtihanından geçtim. İyi İngilizce bilenler yüksek sınıfa, az bilenler aşağı sınıfa alınıyordu. O günden bu yana Boğaziçi kampüsü, Boğaziçi Üniversitesi, Robert Kolej, Robert Lisesi, Robert Akademi, ne dersek diyelim, benim hayatımın ayrılmaz bir parçası oldu. Burada okumuş bir aileden geliyorum. Ağabeyim, hepinizin bildiği gibi burada hoca. Geleneği de, hayatı da burayla özdeşleşmiş bir aileden geliyorum. Buraya 40 yıl önce ilk geldiğimiz o günlerde, Eylülün ilk günlerinde, üç-beş çocuk birbirimizi bulup, çevrede gezindiğimizi çok iyi hatırlıyorum. Hemen Rumelihisarının çevresine gittik, hemen deniz kıyısına indik, oradaki lokantaları keşfettik. İlk iki ay, öğle tatillerinde hep buralarda gezerdim. Yukarıdaki mezarlıklar, Hisarın etrafı, çok heyecanlıydım. Bugün rektörlük binası olarak girdiğim o zamanki kütüphane de, benim hayatımda çok önemlidir. Lise 1de, lise 2de bu kütüphanede pek çok kitap okudum. İllaki ders kitapları değil. Orada serbest gezinmek, bir kütüphanenin içinde meraklı birinin istediği gibi serbest gezinmesi bence batılıların humanities dediği, ya da bizim insani bilimler dediğimiz, insanı anlamakla ilgili bilimlerin ve sanatın bence başıdır. Bu okulun kütüphanesi benim için çok önemliydi. Kişiliğimin oluşmasında da Boğaziçi Üniversitesinin çok büyük etkisi var. Buradaki sosyal hayata katılırdım. Bu sosyal hayatı oluşturan kulüpler, öğretmenler, Türk liselerine göre biraz daha öğrenciye özerklik ve özgürlük tanıyan eğitim anlayışı ile, yani buradaki cemaat hayatı ile kendi özel hayatım arasında bir şekilde gidip geldiğimi çok iyi hatırlıyorum. Kulüplere girerdim, resim yapardım; sanat atölyesinden çok yararlandım. Bir yandan da ama kütüphaneye girer kendi ikinci hayatımı, bir çeşit gizli hayatımı yaşardım. Şimdi, 40 yıl sonra, yalnızca yazı yazarak, kitap okuyarak bir 40 yıl geçirdikten sonra, ben de iki sene evvel bir çeşit profesörlüğe, akademik hayata başladım. Amerikada, Columbia Üniversitesinde senede bir dönem ders veriyorum. Benim için çok eğlenceli, mutluluk verici, birazcık da zorluğu olan bir şey. Ama hayatımın geri kalan kısmında yazı yazmaktan başka hiç bir iş yapmadım. Kitaplarımın şimdi bu kadar sevilmesinin ve okunmasının sebebini, yazarlığa, yazıya, çalışma masasına, kitaplara olan amatör, çocuksu bağlılığımla açıklayabiliyorum ancak. Çok talihli olduğum doğru, ama öte yandan da çok çalıştığım, okuyup yazmayı sevdiğim de doğru. Akademik dünyaya hiçbir zaman girmek kısmet olmamıştı bu son iki yıldaki gelişmeler dışında. Ama her zaman kitaplarla düştüm, kitaplarla kalktım ve kitapların korkulacak şeyler ya da karşılarında titrenmesi gereken kutsal şeyler değil anlaşılması, okunması, bizi yapması gereken şeyler olduğunu burada öğrendim. Burası yalnızca, nispeten özgür kampüsü, kütüphanesi ve bana tanıdığı imkanlarla gelişmeme yardımı geçen bir yer değil. İstanbulun bir parçası olarak da bu kampüs, bu okul, Boğaziçi Üniversitesi, Robert Kolej benim için her zaman özgürleştirici ve taşıdığı tarih ve temsil ettiği şeyler olarak da derinleştirici bir geleneği temsil eden bir yer olarak değerli. Bu üniversiteyi Türkiyenin batıyla sorunlu ve mutlu ilişkisinin bir parçası olarak da görüyorum ve ben de onun bir parçası olmaktan her zaman gurur duydum. Her zaman buradaki düşünce hayatına, kimi zaman öğrenci olaylarıyla, kimi zaman siyasetle, kimi zaman nispi bir sanat özgürlüğüyle kaynaşan hayata katıldım. Buradan uzak olduğum zamanlarda da aklımın bir köşesi ile her zaman burada kimin ne ders verdiği, okulda ne olduğu, Boğaziçinin ne kitaplar yayınladığı, Boğaziçinde ne gelişmeler olduğu, öğrencilerin neyle meşgul olduğu, öğrencilerin kafasında ne olduğu, film kulübünün ne gösterdiği, hangi oyunların oynandığı gibi şeylerle her zaman ilgilendim. Burada öğrenciyken de bu konularla ilgilendim, daha sonraki yıllarda da Boğaziçinde ne olup bittiğini her zaman bilmek istedim. Boğaziçi Üniversitesi bence Türkiyenin demokratik, çokkültürlü, zengin geleceğinin her zaman izlerini, işaretlerini, geleceğinin tohumlarını taşımıştır. Buradan bir ödül almak kadar, tekrar söylüyorum, insanın kendi evinde şereflendirilmesi kadar seçkin bir duygu, mutluluk verici bir şey olamaz. Çok, çok teşekkür ediyorum. Dün akşam biraz bir şeyler hazırladım. Onları da anlatayım; içimden gelen her şeyi söylüyorum. Amerikada, üniversitede bir süredir ders verdiğim için şu ayrımın aslında yapay olduğunu kalpten hissettim. Hepinizin bildiği gibi, Bir bilimler vardır, bir de sanatlar vardır ve bu ikisi birbirinden biraz uzak ve ayrıdır derler. Belki şöyle bir ayrım da yapılır: Bir edebiyat vardır, bir de sosyal bilimler. Hatta, bir edebiyat, yazı vardır bir de tarih, sanat tarihi, felsefe gibi şeyler. Bence bunlar birbirine çok yakındır. Edebiyatla toplumsal bilimlerin, ya da edebiyatla humanities dediğimiz şeyin birbirinden uzak düşmesi bence çok yanlış ve tehlikelidir. Öyle sanıyorum, öyle inanıyorum ki, toplumlar, milletler, kabileler, cemaatler, gruplar, takımlar, her ne ise onlar, kendileri hakkında, gelecekleri hakkında, ancak yazı ile, toplumsal bilimlerle, edebiyatla düşünürler. Edebiyat, yalnızca bir hikâyeler toplamı değil, kendi hakkımızda, dünyanın neresinde olduğumuz hakkında, hayatımızın anlamı hakkında derin bir şekilde düşünmek için çok önemli bir araçtır. Kitaplarımı elbette ilk başta okurların okuma zevki için yazdım. Ama bir cemaate, bir takıma, bir gruba işte burada gördüğünüz İstanbulun temsil ettiği bir kültüre ait olduğumu her zaman kuvvetle hissettim ve yazı yazma enerjisini bu geleneğin, bu kültürün, geçmişin, şimdinin, geleceğin hakkında düşünme, onun hakkında sorumlu hissetme, yaşadığım, taşıdığım tarihin sorumluluğunu bir metinle tanık olup onun hakkında başkalarını düşünmeye davet etme isteğiyle buldum. Bu sorumlulukları her zaman hissettim. Üniversitelerin de bu sorumlulukları temsil ettiğini düşünüyorum. Edebiyat ile toplumsal bilimlerin ortak noktası, yeni düşüncenin, toplumların üzerinde tartışacağı, kendilerini oluşturacağı, bir bütün teşkil edeceği çerçeve düşüncelerin ancak yaratıcılıkla, içimizdeki yaratıcı çocuğu muhafaza etmekle mümkün olabileceğidir. Bana üniversiteler de, edebiyat da bunu hatırlatır. Her zaman toplumsal bilimlere ilgi duydum; parlak toplumsal bilimciler tarafından yazılmış kitapları satın aldım, okudum; onları edinmek istedim çünkü bu tıpkı edebiyat gibi yaşadığım hayatın ne anlama geldiğini, başkalarının yaşadığımız hayat hakkında ne düşündüğünü öğrenmek içgüdüsüyle gerçekleşti. Toplumları özgürlüğe, barışa, esenliğe çıkaran özgür düşünce, içimizdeki bu sorumluluk duygusu ve içimizdeki sorumsuz yaratıcı çocuğu muhafaza etmekle mümkündür. Yalnızca sorumlulukla, yalnızca topluma hizmet dürtüsüyle edebiyat da olmaz, toplumsal bilimler de olmaz. Bir de toplumdan ayrı, kendi içine dönen, benim 33-34 yıldır yaptığım gibi, bir odada tek başına iğneyle kuyu kazar gibi yazı yazan, ister yazar olsun ister toplumbilimci olsun, insanın sorumsuzluğa, yaratıcılığa, özgürlüğe de ihtiyacı vardır. Bu da, tıpkı toplumun ihtiyaç duyduğu disiplin ve kurallar gibi üzerine dikkatle titrenmesi gereken bir şeydir. Özgürlük olmayan toplumun geleceği de yoktur. Bu ödülü, içimdeki bu çocuğu sakladığımı, içimdeki yaratıcı kişiyi 35 yıldır özenle muhafaza ettiğimi Boğaziçi Üniversitesinin seçkin yöneticilerinin ve profesörlerinin gördüğünü hissettiğim için de büyük bir sevinçle alıyorum. Buraya gelmek yalnızca içimdeki çocuğu, içimdeki yaratıcı kişiyi canlı tuttuğumu değil, o çocuğun 40 yıl önce buraya gelmesini, ilk gelişini hatırlattığı için de benim için olağanüstü mutlu bir olay. Hepinize çok teşekkür ediyorum. Bir insanın kendi evinde ödüllendirilmesi kadar mutluluk verici bir şey olamayacağını tekrarlamak istiyorum. Çok, çok teşekkürler, çok sağolunuz. Çok şeref duydum. Benim için çok güzel bir gün. |